Anasayfa / Değerli Kalemler / Sanayileşme Sürecinde Türkiye
Sanayileşme Sürecinde Türkiye

Sanayileşme Sürecinde Türkiye

Devrim

Devrim, bir toplumun yaşamında mühim işlevi olan kurumların süratli ve geniş kapsamlı bir halde kökten değiştirilmesi veya yenileştirilmesi, tekrar biçimlendirilmesi ya da belli bir alanda birdenbire gerçekleşen kökten değişim olarak tanımlanıyor. Bir inkilap gerçekleştiğinde o zamana kadar düşünülen kıymet yargılarının oluşturduğu genel anlak ve yaklaşımlarda kısaca paradigmada değişiklik oluyor.

Dünya, bugün, Hannover 2011 Fuarında Almanların ortaya attığı Endüstri 4.0 deyimiyle tanımlanan yeni bir endüstri devrimini konuşuyor.
Üretim alanında şimdiye kadar biri ziraat kesiminde üçü sanayi kesiminde olmak suretiyle 4 büyük devrim yaşandı.

Tarım devrimi yahut neolitik devrim

İnsan, bundan 10 bin sene öncesine kadar milyonlarca sene avcı ve toplayıcı olarak yaşadı. Vahşi hayvanları eti ve postu için avladı, yabani meyveleri toplayıp yedi. Ürettiği tek şey hayvan öldürmeye ve kendini savunmaya yarayan taştan yapılmış ilkel silahlar ve üşümemek için giydiği ilkel kıyafetlerdi. Bunun dışında yalnızca bir tüketici konumundaydı. Doğaya hiçbir şey katmıyor, yalnızca tabiatın verdiklerini alıp tüketiyordu. Yaklaşık 10 bin yıl ilkin adamın ilk defa yerleşik yaşama geçerek, ziraat yapmaya ve hayvan yetiştirmeye başladığına ilişkin bulgular ele geçti. Konya civarlarındaki Çatalhöyük ve Kayseri yakınlarındaki Hacılarda bulunan kalıntılar, insanların buralarda yerleşip kentler kurduklarını, bitkileri ehlileştirerek tarımsal üretim ve hayvanları evcilleştirerek hayvancılık oluşturmaya başladıklarını gösteriyor. İnsanın tüketicilikten üreticiliğe geçmesine yol açan bu devrime ‘ziraat devrimi’ yahut ‘neolitik inkilap’ adı veriliyor.

Birinci endüstri devrimi

18’inci yüzyılın başlarında Thomas Newcomen bir tür buhar makinesi geliştirdi. Bu makinenin pistonu bir zincir sayeinde bir kaldıraca, kaldıraç da su tulumbasına bağlanmıştı. Piston silindirin en üst noktasında iken silindirin içerisine gönderilen soğuk su buharı yoğunlaştırılıyor, böylece atmosferik basınç pistona aşağıya doğru qüç uyguladığında su yukarıya taşınabiliyordu. 1764 senesinde bozulan Newcomen makinelerinden birini onaran James Watt, bu makineyi geliştirerek iki odalı ve supaplı hale getirdi. Bu odalardan biri devamlı sıcak, diğeri soğuk tutuluyordu. Watt 1781 senesinde yeni mekanik aksamlar ekleyerek makineyi iyice geliştirdi.

Bu yeni katkıyla buha8’inci yüzyılın sonlarına yaklaşılırken dokuma tezgâhlarında kullanılmasıyla üretim sürecinde çeşitli aşamaları tamamlayacak halde birbiriyle bütünleşmiş bir düzene geçilmesi birinci endüstri devrimi olarak kabul ediliyor. Tekstil sanayiinde başlayan bu değişiklik başta kimya sanayii olmak üzere diğer endüstri dallarına hızla yayıldı. Demiryolu ağının yaygınlaşması bu devrimin de yaygınlaşmasına yol açtı. Endüstri 1.0 üretimin makineleşmesi ve elde edilmiş mamüllerin demiryolu ağlarıyla tüketim merkezlerine taşınması olarak tanımlanıyor.

İkinci sanayi devrimi

19’uncu yüzyılın son çeyreğine doğru başlayan ikinci endüstri devrimi, üretim sistemlerinde elektriğin kullanılması ve elektrik gücünün montaj hatlarına kumanda etmesiyle ortaya çıktı. Elektrik gücüyle hareket eden üretim hattı ilk kez hayvan kesim işlemleri için Amerika’de mezbahalarda kurulan sistemlerle başladı. Sistemin aslolan uygulanışı Ford Motor Fabrikalarında kurulan seri üretim hatlarıyla oldu. Ford Motor Fabrikalarının araba üretiminde uyguladığı bu sistem, üretim ölçeğinin büyütülebilmesine ve dolayısıyla maliyetlerin ve fiyatların ucuzlamasına yol açtı. Bu fabrikalarda uygulanan teknikler o zamana kadarki iş yönetim modellerinin de tekrar yazılmasına yol açtı. Bu devrimin yarattığı ekonomik verimliliğin yaygınlaşmasında karayolu ağının yaygınlaşması önemli rol oynadı. Endüstri 2.0 üretimin makineleşerek seri üretime geçilmesi ve üretilen malların demiryolunun yanı sıra karayolu ağıyla da tüketim merkezlerine ulaştırılması olarak tanımlanıyor.

Üçüncü endüstri devrimi

20’nci yüzyılın son çeyreğine girerken algılayıcılardan alınan bilgiyi, bir program çerçevesinde iş elemanlarına aktaran mikroişlemci tabanlı programlanabilir mantık devresi geliştirildi. Ve bu sistemin üretim sistemlerine uygulanmasıyla üretim sisteminin otomasyonu olası oldu. Bu büyüme üretime insan katkısını çok düşürerek hatayı da minimize etti. Böylece son 50 senedir arasında yaşadığımız yeni bir sanayi dönemi başlamış oldu. Bu dönemde bilgisayar kullanması, zeki telefonlar, internetin yaygınlaşması üretimi her yönüyle geniş şekilde etkiledi ve biçimlendirdi. İletişim ve ulaşımdaki gelişmelerle, ticaret ve endüstri küreselleşti. Endüstri 3.0 üretimde insan emeğinin en aza indirilmesi ve üretimin otomasyonu olarak tanımlanıyor.

Endüstri 4.0

Dünya ekonomisinin küreselleşmesi en aleni etkisini iki alanda gösterdi: (1) Sermaye akımlarının serbestleşmesi, (2) Üretimin yer değiştirebilmesi. İlkinin sonucu olarak kapital, en çok para kazanabileceği alanlara ve bölgelere gitmeye başladı. İkincinin kararı olarak da üretim en ucuza gerçekleştirilebileceği yerlere kaydırıldı. Üretimin en ucuza yapılabileceği yerler, ucuz emek ve sağlanan vergi kolaylıkları nedeniyle başta Çin olmak üzere Uzakdoğu ülkeleriydi. 1980’lerden başlayarak Amerika ve Avrupa sermayesi üretim merkezlerini bu ülkelere kaydırdılar. Çin ve öteki Uzakdoğu ülkeleri bir süre Amerikalı ve Avrupalı firmaların üretim üssü olarak çalıştı. Halen de bu biçimde çalışmaya devam ediyorlar. Ne var ki artık bu ülkeler bu ürünleri kendileri de oluşturmaya yöneldiler. Çin ve diğer Uzakdoğu ülkeleri, azar azar başkaları için üretim yapmaktan çıkmaya ve kendi markaları altında üretim yapmaya başladılar. Bugün yalnızca Çin mallarını satan oldukça sayıda internet satış sitesi var.
Aşağıdaki tablo 2006 ile 2011 yılları arasında endüstri malı satış gelirlerindeki değişimi gösteriyor (milyar USD, Kaynak: Ali Rıza Ersoy: On the Way to Industry 4.0, March 2016)

Ülke 2006 2011 Değişim (%)
Euro Bölgesi 550 620 13
ABD 280 280 0
Almanya 190 220 16
Rusya 10 15 50
Çin 170 580 241

 

Tablo bize Çin’in sanayi malı üretiminde sergilediği çarpıcı gelişimi gösteriyor. Alman hükümeti bu gelişme üstüne Doğu’nun Batı’yı geçtiğini ve aranın hızla açılmakta bulunduğunu görerek 2011’de Hannover Fuarında Endüstri 4.0’ı gündeme getirdi.
Endüstri 4.0; asıl olarak imalat sanayiinde bilgisayarlaşmanın en üst düzeye çıkarılması ve dolayısıyla üretimin yüksek teknolojiyle donatılmasını hedefleyen bir yaklaşım. Burada üç temel gaye güdülüyor: (1) Üretimde insan emeğinin en aza indirilmesi ve bu yolla üretimdeki hataların ortadan kaldırılması. (2) Üretimin en üst düzeyde esnekliğe kavuşturulması ve bu yolla tüketiciye hususi ürün yapabilme imkânının elde edilmesi. (3) Üretimin hızlandırılması.

Bu amaçlara ulaşıldığında Çin ve öteki Uzakdoğu ülkelerinin ucuz emekle elde ettikleri rekabet üstünlüğü ortadan kalkacak. Üreticiyle tüketicinin anlaşması fazlaca daha kolay olacak. Örneğin beyaz boya üstüne siyah puanlı desenleri olan bir araba isteyen tüketiciye, aşağı yukarı aynı fiyat kalıpları arasında kalınarak, hususi üretim yapılması olası olacak. Üretim hızlanacak ve bu yolla siparişin beklenme süresi son derecede azalacak.
Almanya tarafınca ortaya atılmış olsa da bugün Amerika ve öteki Avrupa ülkeleri de Endüstri 4.0 üzerinde ciddi çalışma yapıyorlar.

Sanayi devriminin Osmanlı İmparatorluğu üstündeki etkileri

Nüfusu ve doğal zenginlikleriyle Osmanlı İmparatorluğu, Avrupa malları için mühim bir pazar niteliği taşıyordu. Sanayileşme faaliyetleri ile ilgili ilk adım 1839 senesinde Tanzimat hareketleri ile başlamış ve havuz, tersane, demirhane benzer biçimde tesisler kurulmuştur. Sanayi Devrimi daha sonra Avrupa’da ortaya çıkan arz fazlası üretim, kapitülasyonların da varlığından yararlanarak Osmanlı pazarlarını salgın etmeye başladı. Sanayi devriminin yarattığı bu gelişmeden negatif yönde etkilenmemek için Osmanlı İmparatorluğu’nun gümrük vergilerini artırması ve Avrupa mallarına karşı yerli sanayiyi koruması gerekiyordu. Ne var ki kapitülasyonlar ve muhtelif antlaşmalar bu konuda adım atabilmek için önemli bir mani oluşturuyordu. Dolayısıyla sanayi devrimi, Osmanlı İmparatorluğu’nu ve sanayisini olumsuz yönde etkiledi.

İngilizler mevcut haklarla yetinmediler Osmanlı İmparatorluğu’nun uyguladığı tecim yasaklarını kaldırtmak için çeşitli baskılar uygulamaya başladılar. Bu çabaları 1838 Ticaret Antlaşmasıyla sonuçlandı. Serbest tecim hakkını elde eden İngilizler, Osmanlı pazarlarına mallarını rahatlıkla soktular. Bu antlaşma daha sonra diğer Avrupalı devletlere de yaygınlaştı ve Osmanlı İmparatorluğu bir yarı sömürge konumuna geldi.

Aşağıdaki tablo; 1915 yılına ait endüstri sayımının neticelerini özetle gösteriyor (Kaynak: A. Gündüz Ökçün (hazırlayan), Osmanlı Sanayii, 1913 – 1915 Yılları Sanayi İstatistiki, T.C. Başbakanlık Devlet İstatistik Enstitüsü, 1970.)

Sanayi Çeşidi İşletme Sayısı İstihdam Miktarı
Gıda Sanayii 78 3.916
Toprak Sanayii 21 336
Deri Sanayii 13 1.270
Ağaç Sanayii 24 377
Dokuma Sanayii 78 6.763
Kırtasiye 55 1.267
Kimya Sanayii 13 131
TOPLAM 282 14.060

1915 yılında yapılan sanayi sayımında başta İstanbul, İzmir, Bursa, Manisa ve Uşak’ta yani Batı Anadolu’da toplanan 282 tane tesisin en büyük ağırlığı 78’er tesisle besin ve 75’i dokuma sanayilerinde yer alıyormuş. Bu işyerleri arasında istihdam sayısının en yüksek olduğu bölgeler de yine dokuma ve gıda sanayiindeki işyerleri olarak ortaya çıkıyor. Ne yazık ki daha öncesine ilişik böyle detaylı bir endüstri sayımı yapılmadığı için bu durumun öncesiyle karşılaştırmasını yapma şansımız bulunmuyor.

Türkiye Cumhuriyeti’nin Sanayileşme Çabaları
Lozan Antlaşması, İzmir İktisat Kongresi ve sonrası

Türkiye, cumhuriyetin kurulmasından sonra Atatürk devrimleriyle aydınlanma dönemine girdi ve yavaş yavaş açığı kapatmaya yöneldi. Lozan antlaşması ile kapitülasyonlar kaldırılıncaya kadar mevcut tesislerin Avrupa karşısında rekabete girmesi oldukça güç oldu.

Türkiye Cumhuriyeti, kuruluşunu izleyen yıllarda, Lozan Antlaşması’nda öngörülen serbest ticaret politikası çerçevesinde liberal politikalar izlemiştir. Antlaşmanın ekinde yer edinen ticaret sözleşmesinde Osmanlı gümrük tarifelerinin 5 sene süreyle yürürlükte kalması öngörülmüş bulunuyordu.

Bu dönemde izlenecek ekonomi politikası İzmir İktisat Kongresi ile biçimlendirilmiştir. Kongrenin temel amacı Osmanlı İmparatorluğu’ndan devralınan harap olmuş ekonomik yapının toparlanması ve yeni bir ekonomik yapının kurulmasıydı. Kongrenin temel hedefleri siyasal bağımsızlığın ekonomik bağımsızlıkla tamamlanması ve Türk girişimcilerinin güçlendirilmesiydi. Bu çerçeveyi milliyetçi – liberal bir iktisat politikası çerçevesi olarak tanımlamak yanlış olmaz. Devlet bu zamanda özel kesimi teşvik etmiş, Türk girişimcilerin güçlenmesi için özel çaba harcamıştır. Bu çabaların başlangıcında Teşvik-i Sanayi Kanunu geliyor. Kamu tutumsal teşebbüslerinin kurulması da bu yıllarda başlamıştır. Devlet, bu teşebbüsleri kurarak hususi kesime nitelikli hammadde ve işgücü sağlamayı planlamıştır. 1923’te Türkiye İş Bankası, 1924 senesinde Sanayi ve Maadin Bankası (Bu bankanın yerini 1923 yılında Sümerbank almıştır) kuruldu. 1927 senesinde ise ulusal sanayinin canlandırılması amacıyla gümrük, vergi, ulaşım ve hammadde temininde bazı kolaylıklar getirildi.

Devletin almış olduğu bu önlemler sayesinde 1927 yılında yapılan sanayi sayımında 65.000 dolayında işletme olduğu ortaya çıktı. Bu işletmelerin %43,5’i ziraat, %23,8’i dokuma, %22,6’sı maden, makine ve onarımı grubunda yer alıyordu.

Büyük Depresyon ve kamu kesimi ağırlıklı sanayileşme politikalarına geçiş

Bütün çabalara karşın özel kesimin beklenen gelişmeyi sağlaması gerçekleşmedi. Dönem, 1929 senesinde başlamış olan ve batı dünyasını geniş ölçüde etkileyen Büyük depresyon ile bitti.

1929 yılının sonlarına doğru batı dünyasında yayılmaya süregelen Büyük Depresyondan Türkiye de ciddi halde etkilendi ve iktisat politikasında değişikliğe gitti. Önceki dönemde özel kesime yapılan teşviklerden yeterince başarıya dönüşmemesi sebebiyle Türkiye, devletçi politikalara geçmeye başladı.

1930 senesinde Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın kurulması iki açıdan önemlidir: (1) Türkiye artık kendi parasını kendi Merkez Bankası yöntemiyle basabilecektir, (2) Para politikasını yönlendirecek bir müessese ortaya çıkmaktadır. Aynı sene Türk Parasının Kıymetini Koruma Kanunu çıkarılmıştır. Bu kanun, sabit döviz kuru rejimini benimseyen bir kanundur ve uzun yıllar Türk Lirası’nın yabancı paralarla olan kur ilişkisini bu çerçevede biçimlendirmiştir.

1933 yılında Sümerbank’ın kurulmasıyla başlamış olan ve devletin ilk kez ürem oranını belirlemesiyle zirve noktasına çıkan ekonomiye müdahale sonrasında hızla devam etti. 1934 – 1938 yıllarını kapsayan ilk beş senelik sanayi planı bu dönemde hazırlanıp uygulamaya konuldu. Bunu 1938 yılında yürürlüğe konulmuş olan ikinci beş yıllık sanayi planı izledi.

1940 senesinde Milli Korunma Kanunu çıkarıldı, bu yolla fiyatların ve öteki ekonomik göstergelerin bir bölümünün devlet tarafınca saptanmasının esasları belirlendi. Devletçi politikaları ekonomi politikasının temeline oturtmayı güçlendiren bu kanun bununla birlikte karaborsa gibi piyasa dışı eylemlere karşı cezalar öngören bir ceza kanunu niteliği de taşımaktaydı. Aynı yıl Milli Korunma Kanununa dayanılarak Varlık Vergisi Kanunu çıkarıldı ve başta azınlıklar olmak suretiyle zengin kesimden servet vergisi niteliğinde bir vergi katılımı yoluna gidildi.

Dönemin en önemli özelliklerinden birisi II. Dünya Savaşının yaşanması ve bütün dünyayı olduğu gibi Türkiye’yi de etkilemesidir.

Türkiye, 1947 senesinde IMF ve Dünya Bankası’na üye oldu.

Çok partili ömür ve liberal politikalar

1950 senesinde meydana getirilen seçimleri kazanan Demokrat Parti, Türkiye’nin yeniden liberal politikalara dönüşü hamlesine girişti. Bu dönemde yabancı sermayenin de Türkiye’de faaliyette bulunabilmesi ve ekonomik kalkınmaya katkı yapabilmesi için Petrol Kanunu ve Yabancı Sermayeyi Teşvik Kanunu çıkarıldı.

Dönemin ilk yıllarında ziraat başta olmak üzere bütün kesimlerde önemli gelişmeler yaşandı. Uygulanan ekonomi politikasının temel taşları şunlardır: (1) Tarımın makineleşmesi ve bu konuda teşvik politikası uygulanması, (2) Kredi olanaklarının artırılması ve bu amaçla para arzının genişletilmesi, (3) İthalatın sınırlandırılması ve yerli sanayinin korunması, (4) Altyapı yatırımlarına girişilmesi, (5) Dış yardım sağlanması ve bunların kalkınma amaçlı kullanılması (Marshall yardımı gibi.)

Uygulanan bu politikalar başlarda ani ve hızlı halde müspet sonuçlar vermiş olsa da parasal genişlemenin yarattığı enflasyonun negatif etkileri bir müddet sonra ortaya çıkmaya ve TL hem iç bununla beraber dış değerini kaybetmeye başladı. 1958 senesinde IMF’den destek alınması ve değer düşürme yapılması zorunluluğuyla karşılaşıldı.
Böylece Türkiye’nin liberal politikalara dönüş macerası biraz da plansız ve programsız politika uygulamaları cevabında mühim bir ekonomik çöküşle sonuçlanmış oldu.

Planlı devre ve kamu kesimi ağırlıklı sanayileşme çabasına dönüş

1960’lı yıllarda Türkiye planlı kalkınma modeline geçti. Bu dönemde öne çıkan endüstri tesisleri devlet tarafınca kurulan ve işletilmekte olan amme iktisadi teşebbüsleridir. Türk plan modeli “kamu kesimi için zorunlu, hususi kesim için yol gösterici” bir modeldi. Buna nazaran planda öngörülen hedefler ve bu hedeflere ulaşmak için belirlenen araçlar amme kesimi için emir niteliğindeydi ve bunlara uyulması gerekiyordu. Özel kesim açısından ise bu hedef ve araçlar yol göstermeyi amaçlıyor uyulmaması halinde herhangibir zorlayıcılık ya da yaptırım içermiyordu.

1968 – 72 yıllarını kapsayan ikinci beş yıllık kalkınma planında sanayi kesimi ekonomik gelişme açısından lokomotif kesim olarak tanımlandı. Bu dönemde ithalat ikamesi, ihracatın teşviki şeklinde politika önlemleri ön plana çıktı.

Bu dönemin en önemli dış şoku 1974 yılında yaşanan petrol krizidir. Petrol fiyatının 4 misli artması Türkiye benzer biçimde petrol ithal etmek zorunda olan bir ekonomiyi büyük ölçüde etkiledi. Sanayileşmenin temel taşlarından birisi olan enerji fiyatlarındaki artış tüm iktisat üzerinde zincirleme etkisinde bırakır yarattı. Türkiye aynı dönemde Kıbrıs harekâtı nedeniyle ekonomik ambargoyla karşılaştı. Bu engelleme Türkiye’nin tüm planlarını alt üst etti. Yine aynı dönemde yurt haricinde çalışan işçilerin ülkeye gönderdiği dövizler, ambargo nedeniyle dış ilişkilerde pek kullanılamadığı için içeride sıkıntı yarattı ve Türkiye ekonomisi stagflasyon olgusuyla karşılaştı.

Serbest piyasa uygulamasına ve hususi kesim ağırlıklı sanayi politikasına geçiş

1980 senesinde yaşanan askeri darbe sonrasında yaşama geçirilen 24 Ocak istikrar önlemleri başlıca şu hedeflere yönelikti: Döviz gelirlerini artırmak, ithalatı serbestleştirmek, fiyatların müdahaleler dışında piyasada oluşmasını sağlamak, yabancı sermaye girişini çoğaltmak, para politikası önlemlerini ekonomide istikrarı sağlayacak biçimde kullanmak. Yani Türkiye, 1950 – 60 döneminde denediği serbest piyasa modeline bu kez planlı kalkınma modelinin de getirmiş olduğu deneyimi kullanarak geri dönüyordu.

1984 yılında Türkiye kur politikasında değişikliğe giderek durağan kur sisteminden döviz kurunun piyasada belirlenmesine geçiş için ilk adımı attı. Bankalar, Merkez Bankası’nın günlük olarak belirlediği kurun belirli oranlar içinde altında veya üzerinde bir kur uygulayarak işlem yapabileceklerdi. Bir yıl sonrasında bu tertip de kaldırılarak kurun piyasada belirlenmesi sistemine geçildi. 1989 senesinde Türk Parasının Kıymetini Koruma Kanunu çerçevesinde 32 sayılı karar yürürlüğe konuldu kambiyo diyeti iyiden iyiye serbest bir hale getirildi.

Dönem süresince ihracatın desteklenmesi amacıyla kurulan Destekleme ve Fiyat İstikrar Fonu vasıtasıyla ihracata ek teşvikler verildi. Sanayi yatırımlarında özel kesim önemli atılımlar gerçekleştirmiş oldu.

Bu dönemde iki büyük ekonomik kriz yaşandı: 1994 krizi ve 2001 krizi.

Aşağıdaki tablo imalat endüstri işyerlerinin 1950’den 2001 yılına kadar sergilediği gelişimi gösteriyor (Kaynak: TÜİK, İstatistik Göstergeler, 1923 – 2009.)

1950 1960 1970 1980 1990 2001
Gıda, içki, tütün 1.023 1.868 1.264 1.851 1.894 1.718
Dokuma, giyim, deri 526 1.223 1.130 1.688 2.333 3.517
Orman ürünleri, mobilya 234 424 258 352 315 462
Kâğıt, kâğıt ürünleri, basım 92 194 253 367 341 407
Kimya, petrol, kömür, plastik vd 364 758 376 1.009 822 1.072
Taş ve toprağa dayalı sanayi 101 404 318 596 686 805
Metal ana sanayii 50 115 160 492 385 391
Metal eşya, makine, teçhizat vd 186 411 859 2.274 2.003 2.804
Diğer imalat sanayii 42 106 202 81 92 135
TOPLAM 2.618 5.503 4.820 8.710 8.871 11.311

Görüleceği suretiyle 1950 senesinde imalat sanayiinde çalışan toplam 2.618 işyeri varken bu rakam 2001 yılında 11.311’e terfi etmiştir.

Bu işyerlerinin kamu kesimi ve hususi kesim arasındaki dağılımı da aşağıdaki tabloda yer ediniyor (Kaynak: TÜİK, İstatistik Göstergeler, 1923 – 2009.)

Yıl İşyeri Sayısı Kamu Kesimi Pay Özel Kesim Pay
1950 2.618 103 3,9 2.515 96,1
1960 5.503 219 4,0 5.284 96,0
1970 4.820 254 5,3 4.566 94,7
1980 8.710 408 4,7 8.302 95,3
1990 8.871 410 4,6 8.461 95,4
2001 11.311 258 2,3 11.053 97,7

Bu tablo da bizlere hususi kesimin imalat sanayii içerisindeki payının yüzde 98 dolayında bulunduğunu ve amme kesiminin imalat sanayii içerisindeki payının 2000’lerden itibaren düşmeye başladığını gösteriyor. Bu gelişmede özelleştirmenin etkili olduğunu söyleyebiliriz.

Aynı dönemler itibariyle imalat sanayiin de yaratılan katma değer toplamlarına da bakalım (rakamlar milyon Dolar olarak okunmalı) (Kaynak: TÜİK, İstatistik Göstergeler, 1923 – 2009.)

Yıl Toplam Katma Değer Kamu Kesimi Pay (%) Özel Kesim Pay (%)
1950 261 153 58,6 108 41,4
1960 1.254 741 59,1 513 40,9
1970 2.614 1.418 54,3 1.195 45,7
1980 10.626 4.294 40,4 6.333 59,6
1990 29.382 9.190 31,3 20.193 68,7
2001 33.345 7.446 22,3 25.899 77,7

1950 senesinde imalat sanayinde toplam 261 milyon Dolarlık katma kıymet yaratılıyor, bunun yüzde 60’a yakınını kamu kesimi yüzde 40’dan biraz fazlasını da özel kesim kuruluşları üretiyordu. 2001 yılına geldiğimizde imalat sanayiinde yaratılan katma kıymet toplamı 33,3 milyar Dolara yükselirken hususi kesimin bu üretimdeki payı da yüzde 78’e yaklaşmış görünüyor.

Türkiye 2001 yılında tarihinin en büyük ekonomik krizlerinden birisine girmiştir. Buna mukabil krizden çıkışı oldukca süratli olmuş ve bir yıl sonrasında yeniden büyümeye geri dönmüştür. Krizden çıkış amacıyla 2001 ve 2002 yıllarında istikrar politikası uygulanmıştır. IMF, bu politikayı madden ve program yapımına katkıda bulunarak ciddi halde desteklemiştir.

2001 krizi sonrasında hususi kitleye dayalı gelişme politikası

2002 yılı sonundan başlayarak değişen siyasi iktidarla yeni bir iktisat politikası uygulamaya adım atmıştır. Bu uygulamanın temel taşları sıkı maliye politikası ve düşük bütçe açığı, sıkı para politikası ve enflasyonla mücadele, müdahaleli esnek döviz kuru diyetinden dalgalı kur rejimine geçiş politikasıdır.

İmalat sanayiinin son durumu aşağıdaki tabloda özetle sunulmaktadır (Kaynak: TÜİK verileri ve 10. Kalkınma Planı.)

2006 2013 2016
GSYH İçinde Payı (%) 17,2 15,3 16,5
İmalat Sanayii ihracatı (milyar USD) 79,6 144,1 145,0
İhracattaki Payı (%) 92,1 93,3 94,6
   Yüksek teknolojili ürün payı (%) 5,6 3,5 3,3

Görüleceği şeklinde Osmanlı’dan devralınan endüstri yapısı oldukça değişmiş ve gelişmiş bulunuyor.
Bugün Türkiye’nin Endüstri 2.0 ile 3.0 içinde bir yerde olduğu kabul ediliyor.

Endüstri 4.0 eşiğinde Türkiye

Sanayi devrimini sonradan eline geçirmiş olmak bugün için büyük bir yitik değil. Ama sanırım Endüstri 4.0 diye adlandırılan yeni devrimi kaçırmanın maliyeti yüksek olacak. Endüstri 4.0 eşiğinde iki seçenek var. (1) Endüstri 4.0 uygulamasının gerektirdiği robotları yapmak. (2) Yapılmış robotları satın alıp üretimi bunlarla yapmak.

Bizim için geçerli mevzu ikinci başlıktaki konu. Yani, hepimiz Almanya’da veya Amerika’de yahut bir başka gelişmiş ülkede yapılmış olan robotları ve dijital makineleri satın alıp üretim tesislerimize monte edeceğiz. Bunların emek verme programlarını da (yani softwarelerini) satın alacağız, bu programlarla o robotların çalışmasını sağlayarak üretim yapacağız ve ürettiğimiz ürünleri satacağız. Yani bizim açımızdan Endüstri 4.0, bu devrimin gerektirdiği makine, robot vb benzer biçimde araçları veya bunların çalıştırılmasına yarayan programları yapmak değil, bu tarz şeyleri satın alıp kullanarak gerekli üretimi yapmak olacak. Kuşkusuz aslolan parayı o makine ve robotları yapanlarla o programları yazanlar kazanacak. Buna mukabil bu makineleri, robotları ve programları alıp üretimi bu yöne kaydırmayı başaranlar da kazanacak.

Endüstri 1.0’dan başlayıp 3.0’a kadar gelen devrimler 3 günde tek bir kıyafet diken terzinin yerine günde 100 giysi diken bir ‘kitlesel üretim sistemine’ geçişi sağlamış oldu. Ne var ki bu kitlesel üretim hiç bir vakit nitelikli bir terzinin el emeğiyle yapmış olduğu ‘kişiye hususi’ dikimin yerini tutmadı. Anlaşılan o ki Endüstri 4.0 ile üretim yapan birimler terziyle konfeksiyonu birleştirerek hem özel hem kitlesel üretimi bir arada yaparak büyük fark yaratacaklar. Yani ‘kişiye özel kitlesel üretime’ geçilecek.

Türkiye açısından bu devrimin dalgalarına hazırlanmak gerekiyor. Bu açıdan birkaç önerimi sıralamak isterim: (1) Sanayi odalarımızın önderliğinde yüksek kalitede eleman yetiştiren bilim liseleri kurulmalı. Devlet vakıf üniversiteleri yerine bu tür liselerin kurulmasını teşvik etmeli. (2) Üniversitelerde bilim dallarına dönüş yapılmalı. İktisadi İdari Bilimler Fakültelerinde kontenjanlar hızla düşürülmeli. Çünkü bu bölümlerden mezun olanlara duyulacak gereksinim bu yeni devrimle hızla azalacak. (3) Endüstri 4.0, aksine bütün iddialara karşın talep eder istemez işsizliği artıracak bir devrim. Ortaya çıkacak işsizliği azaltabilmek için tarım ve hayvancılık politikalarını, bu alanlarda üretimi ve verimliliği artıracak şekilde ele almak gerekiyor. Esasen o alanlarda da genetik biliminin gelişmesi ve uygulanması sonucu birçok devrim art arda geliyor. Yani yalnızca sanayi devrimi değil ziraat ve hayvancılık devrimi de güncelleniyor. Endüstri 4.0’ın yaratacağı işsizliği azaltmak ve yeni tarım ve hayvancılık devrimine ayak uydurabilmek için bugünden tarım politikamızı baştan aşağıya ele almamız gerekiyor. (5) Bütün bu tarz şeyleri yapabilmek için başımızı inşaattan kaldırıp çevremize bakmamız gerekiyor. Sanırım yenilenme inşaata odaklanmış gözlerimizi çevremize çevirmekle başlayacak.

Çevremize hatta birazcık daha uzaklara bakmamız için en önce aşağıdaki grafiğe bir bakmakta yarar var.

Güney Kore ve Türkiye’nin yüksek teknoloji içeren ürünler ihracatındaki durumu (Milyar USD) (Kaynak: 10. Kalkınma Planı İmalat Sanayi Özel İhtisas Komisyonu Raporu):

Kalkınma Planı İmalat Sanayi Özel İhtisas Komisyonu Raporu

 

Hakkında Mehmet Erdoğan

İlginizi Çekebilir

Vergi İndirimleri ve Asgari Ücret Artışının Ekonomik Etkileri

Vergi İndirimleri ve Asgari Ücret Artışının Ekonomik Etkileri

Vergi İndirimlerinin Etkisi Belirli vergilerde yapılacak indirimler kamu kesiminde gelir kaybı yaratacağı için iki şekilde …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Wordpress Tema indir